22 Şubat 2011 Salı

Singularity

"Kurzweil likes to point out that your average cell phone is about a millionth the size of, a millionth the price of and a thousand times more powerful than the computer he had at MIT 40 years ago. Flip that forward 40 years and what does the world look like? If you really want to figure that out, you have to think very, very far outside the box. Or maybe you have to think further inside it than anyone ever has before."

7 Ekim 2010 Perşembe

Michel Fugain - C'est un beau roman

Michel Fugain'in "C'est un beau roman, c'est une belle histoire" sarkisinin ulkemde iliski baslangici ile baglantili dugun sarkisi olarak calinmasi ne kadar ofsayt aslinda. Yolculuklari sirasinda yol kenarinda karsilasip asik olan, ertesi gun de ayrilip yollarina devam eden bir çiftten bahsediyor sarki. Sonu buruk ayrilikli, ama birbirlerini iyi hatirlayacak olan bir yaz aski hikayesi yani. Kel alaka dugunlerle?

Ha sarki guzel mi guzel, muhtesem hatta, o ayri mesele :)

6 Ekim 2010 Çarşamba

Pembe gundogumu

Bu sabah ilginc ruyalarimdan sonra agrili bir bogazla pembe bir gundogumuna uyandim. Paris'in gun dogum ve batimlari pek bilinmez ama bazen muhtesem oluyorlar. Ozellikle pembe renginin hakim oldugu renk solenleri. Bulutlardan yansiyor. Icinizi isitiyor isik. Asil bahsetmek istedigim konu ise giderek daha karanlikta gidip daha karanlikta cikiyor olmam. Evet, senenin vazgecilmezi, kisaliyor gunler. Ama bunu farketmek, yavas yavas icine girmek heyecan verici. Saatler geri alinana kadar boyle hic degilse. Biliyorum ki saatler geri alinir alinmaz dunyam kararacak birden.

Kirolar ve konusma ozurlulugu

"Istanbul'a her gelisimde kirolarin sayisi katlanarak cogaliyor." dedim gecende kardesime Valikonagi'nda yanimizdan iki kirosu gectikten sonra. "Ne anlamda kiro?" diye sordu. "Her anlamda guzelim". Giyinis, davranis, konusma. Belli bir kesime para kova ile tepeden atildigindan ne o parayi kazanma adaplari gelisiyor ne de dogru duzgun kullanabilme adaplari. Yine Ilber Ortayli'dan geliyor "Milletin ukalaligi, kendini begenmisligi had safhada. Daha da kotusu bir halt olmadiklarini biliyorlar, ama buna ragmen kendilerini begenmeye devam ediyorlar." Oyle tipler yani. Nedir o jipler, pick-up'lar, bilmemne marka arabalar? Yok efendim bunlar Paris'te! Bizdekilerin statu gostergeleri zaten: araba, cep telefonu... At, avrat, silah ucgeninde tikanmis kimlikler ve kendilerini kanitlama cabalari. Macka'dan Tesvikiye'ye gecmek icin ITU kampusune girdim. Beni az daha ezecek bir Jaguar'dan zor kacip, Porche'sini parkedemeyen 19 yasindaki ogrenci kizlarla dalga gectim kendi kendime. Oradan Nisantasi'na dogru ciktim. Dantellerim kafelerine oturmuslar. Kirolarim pantolonlar dizlerine kadar dusmus, konusma ozurlu hayatlarina devam ediyorlar.

Konusma ozurlu demisken de aklima Beren Saat geldi. Kizin konusmasini asla anlamiyorum. Altyazi veya birinin bana gercek zamanli tercumanlik yapmasi gerekiyor. O yuzden "Deli Sarayli" dizisi accayip hosuma gitti. Doldurmuslar Devlet Tiyatrolari'ndan oyunculari, dogru duzgun hitap, oyunculuk, rol izleniyor.

5 Ekim 2010 Salı

Reset denemeleri

"Face au chef, dos au mur."
Ekipçe yeni bir ofise gececegiz. Yer kapma kaosu yasanmamasi icin mudur herkesin yerini belirledi. En iyi iki yerden birinde oldugumu belirtmek icin arkadasin ettigi laf bu "Yuz sefe, sirt duvara donuk." ;)

"Yaninizda her zaman yazi yazacak birseyler tasiyin" tavsiyesinin ne kadar dogru oldugunun farkina yeniden vardim gecen haftaki Turkiye tatilim sirasinda. Aslinda Turkiye tatili diye belirtmeme gerek yok sanirim, ciktigim tatillerin buyuk cogunlugu Turkiye oluyor zaten. Aklima her bir ilginclik gelisinde "evde not alirim" diye diye zilyon tane konu tukettim eve donunce hicbirsey hatirlamayarak. Su anda da hatirlamak icin kasiyorum, ama adam akilli bir sonuca ulasabilmis degilim malesef.

Bu tip blogumsu yazilar yazmaya baslamadan once dilini iyi kullanmayi bilen bir turk yazardan tamamini olmasa bile kitap okumak yazinin kalitesini muthis artiriyor. Spor yapar gibi kelime dagarcigini ve dil kullanma becerisini de surekli formda tutmak lazim. Gecen hafta Ilber Ortayli'nin televizyonda dedigi gibi "eger 200 kelime ile turkce konusuyorsaniz, kullanmaniz gereken ingilizce 400 kelime bile olsa gelip sizi ezer". Sadece kelime dagarcigindan bahsediyormus gibi gorunmesine ragmen cok kapsamli bir soylem.

Yanima not defterini alip yol kenarinda bir café masasina oturup gelene gecene bakip gozlemler yapmak, notlar almak istiyorum. Paris'te zaman gecirdikce bu eylemi Turkiye'de daha verimli gerceklestirebiliyorum. Nuanslari daha iyi goruyorum, daha ilginc seyler cikartiyorum. Icinde oldugum ortamdan uzaklastikca o ortama daha iyi baktigimi zannediyorum. Ve buna muteakip Paris gozlemlerim gun gectikce bu kontrasti yakalayamiyorlar. Iyice Araf'a girdigimi hissediyorum.

Bir yasam tarzina alistikca insanin o tarzin getirdigi donemeclerde kaybolmasi kacinilmaz oluyor. Arada sirada bu donemeclerden kurtulmak icin o tarzdan cikip kafaya reset atmak lazim. Kendini cerceveden tamamen cikarip, belli bir sure bambaska bir ortama maruz birakmak, insanda "aha!" etkisi yaratiyor. 10 gunluk tatil bile boyle bir etki yaratmakta basarili. Iki hafta once hergun rutin olarak hobi niyetiyle yaptigim seylere yanasmak bile istemiyorum su an.

Ofise getirdigim yarim kiloluk antep fistigi ezmesi birkac saat icerisinde talan edildi. Bir arkadasa getirdigim minik salataliklari da yetistirmeye calisacagiz. Umarim basarili oluruz. Yetti kolum kadar fransiz salataliklari...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Ten Little Niggers / And Then There Were None / 10 Küçük Zenci

Agatha Christie'nin en sevdigim romani. Hikayenin omurgasini bir siir olusturuyor. Turkcesini de yazmayi dusunuyordum ama ingilizcesinden sonra pek bi kel alaka geldi.


Ten little Indian boys went out to dine;
One choked his little self and then there were nine.

Nine little Indian boys sat up very late;
One overslept himself and then there were eight.

Eight little Indian boys traveling in Devon;
One said he'd stay there and then there were seven.

Seven little Indian boys chopping up sticks;
One chopped himself in halves and then there were six.

Six little Indian boys playing with a hive;
A bumblebee stung one and then there were five.

Five little Indian boys going in for law;
One got in Chancery and then there were four.

Four little Indian boys going out to sea;
A red herring swallowed one and then there were three.

Three little Indian boys walking in the zoo;
A big bear hugged one and then there were two.

Two Little Indian boys sitting in the sun;
One got frizzled up and then there was one.

One little Indian boy left all alone;
He went out and hanged himself and then there were none.

5 Eylül 2010 Pazar

Olgunlasmak

Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi. İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor..

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çokta yorulmaktan kendimi çokta hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı .Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.

Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Can Dündar

2 Eylül 2010 Perşembe

Can Yücel'den

Can Yücel bir sergide ortada dolanırken, alımlı bir kadın heyecanla yanına gelir:
- Can bey, tanıştığımıza ne kadar memnun oldum anlatamam. sizin en büyük hayranınızım.
Can Baba sırıtır:
- demek öyle, yatalım o halde?
kadın küskün bir ifadeyle bozuk atar:
- aşk olsun can bey!!
Can Baba cevaplar:
- aşk da olacak elbet..

"Sesimi opmeye calisiyordu oglum"

Sesimi Öpmeye Çalışıyordu Oğlum

Mustafa Balbay

5 Ağustos 2010
Siz hiç sevdiklerinize koşarken cama çarptınız mı?
Silivri’dekiler, ayda üç kez çarpıyor.
Ben ayda üç kez çarpıyorum.
Bir ayın üç haftasında kapalı görüş, bir haftasında açık görüş var.
Kapalı görüş şöyle:
Duvarın üç karışa dört karışlık bölümüne cam yerleştirmişler. Etrafını da demirle çerçevelemişler. Camın iki tarafına birer telefon ahizesi koymuşlar.
Görüş günü cama koşuyorsunuz. Karşıya ses geçmediği için ilk karşılaşmada elleri havaya kaldırıp sevincinizi ifade ediyorsunuz.
Elinizi sevdiğinizin kollarına uzatır gibi ahizeye uzanıyorsunuz. Ve sesini duyuyorsunuz. Elbet söylemeye gerek yok; ses kaydediliyor. Yönetim bunu size verdiği iç kurallar listesinde açıkça duyuruyor.
Kızım her şeyi sağlıklı algılıyor; beklediğimden sağduyulu hareket ediyor. Çok şükür!..
Oğlum 2 yaşına girdikten sonra geçen mayıstan beri karşısındaki benle, telefondaki beni birleştirdi. Önceleri camın kıyısında pencere açma kolu arıyor, bulamayınca sinirleniyordu. Artık burada görüşmenin böyle olduğunu kabul etti.
Haziran görüşlerinden birinde bütün sevimliliği üzerindeydi. Telefonu kulağına götürdüğünde annesinden öğrendiğim şeyleri sıralamaya başladım:
“Topu çok mu severmiş benim oğlum… Çimlerde yuvarlanmaya bayılır mıymış benim oğlum…”
Sesimi dinlerken ahizeyi bir buket gibi tuttu, bana baktı…
Konuşmaya devam ediyordum.
Ağzını sonuna kadar açtı, telefona yöneldi.
Sesimi öpmeye çalışıyordu!
Burun direği sızlamasının çok tarifi yapılabilir; biri de bu olsun.
***
Ataol Behramoğlu 12 Eylül döneminde hapis yatan şairimiz, yazarımız. “50 yıldan 100 şiirine” yer verdiği Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar kitabında, Maltepe Askeri Cezaevi’nde yazdığı şiirler de var. İşte biri:
Çocuğumla demir parmaklık konuldu aramıza
İki buçuk yaşındaki çocuğumla
Ulaşmak istedi bana çocuğum
Kafese çarpan bir kuş duygusuyla
Çocuğumla tel örgüler konuldu aramıza
Kalın tel örgüler iki sıra
'Saklanma baba’ dedi çocuğum
Sitemle. Çırpınan bir bakışla.
Çocuğumla bir uçurum konuldu aramıza
Sevinci nefretten kesin çizgilerle ayıran uçurum
ve ben aptal gibi-hâlâ
Bu denli kötü olunamaz’ diye düşünüyorum…”
Behramoğlu’nun 1982’de yazdığı bu şiirden 28 yıl sonra Silivri…
Tel örgülerin yerini cam kırıkları aldı!
Onlar hiç değilse seslerini doğrudan ulaştırıyormuş. Biz ise telle…
Tel örgüden beter bir telefon teliyle!
Biri ötekine tercih edilir gibi değil…
***
Bir kişiyi tutukladığınızda aslında bir aileyi tutuklamış oluyorsunuz. Ve sevenlerini…
Ben şanslı olanlardanım, ailem Ankara’dan haftada bir gelebiliyor.
Anadolu’nun değişik kentlerinden buraya getirilen, ailesiyle çok daha seyrek görüşebilenler var.
Çağdaş hukuk, 100 kişiden 99’unun suç işlediği kesin ama masum olan bulunamıyorsa, o masumu korumak için 100 kişinin hiçbirini tutuklamamalı sınız, ceza vermemelisiniz diyor…
Bugünkü AKP hukukunda ise tam tersi!
Atın içeriye, suçlu olup olmadığı yıllar sonra belli olur diyor…
Birazcık vicdanınız varsa…
Bu adalet yalanına…
Bu demokrasi kalpazanlığına…
Bu hukuk arama işkencesine…
Bu vicdansızlığa…
Hayır deyin!

29 Ağustos 2010 Pazar

Paris'te otel

- Metin bize otel/hostel tavsiye et. Merkeze yakin olsun, kaliteli olsun, ucuz olsun.
- Yok oyle bir yer.

Merkeze yakin, kaliteli-> gecesi 400€
Kaliteli, ucuz -> havaalaninda
Merkeze yakin, ucuz -> b.k goturuyor

Malesef arkadaslar. Belli bir seviyeye kadar Fransiz otelleri o kadar kotu ki adamlar uluslararasi yildiz standardina giremedikleri icin kendi yildiz sistemlerini kullaniyorlar.